LA İLAHE İLLALLAH

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  şöyle buyururmuşlardır: 
“Zikrin en faziletlisi la ilahe illallah’tır.” (Tirmizî, Daavât 9)

Türkçe Okunuşu: “Lâ ilahe illallah”

Anlamı: Allah’tan başka ilah yoktur.”

KELİME-i TEVHİD

Türkçe Okunuşu: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü”

Anlamı: “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed (s.a.v) O’nun kulu ve rasûlüdür”

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri; kelime-i tevhîdin yüceliğini anlatırken şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ’nın gazabını teskin hususunda «La ilahe illallah» sözünden daha faydalı bir şey yoktur. Bu söz, cehenneme girmeye sebep olan gazabı teskin ediyorsa, başka gazapları daha çabuk teskin eder. Zira diğer gazaplar, cehennem azâbını doğuran gazaptan çok daha hafiftir. Nasıl teskin etmesin ki, kul bu sözü tekrarlayarak mâsivâdan yüz çevirmiş, onları reddetmiş ve kalbinin kıblesi Cenâb-ı Hak olmuştur. Zâten gazabın sebebi de, kulun müptelâ olduğu farklı farklı yönelişlerdir. Kelime-i tevhîd ile bunlar yok olduğuna göre gazap da sükûnete erecektir.

Bu mânâya mecaz âleminden şöyle bir misâl verebiliriz: Bir kimse hizmetkârından rahatsız olsa ve ona gazaplansa, o esnâda hizmetkâr aklını kullanarak bütün meşgaleleri terk edip bütün varlığıyla efendisine yönelse, efendisinde hizmetkâra karşı tabiî olarak şefkat ve merhamet hisleri uyanır ve öfkesi sükûn bulur.

KELİME-İ TEVHİDİN FAZİLETİ

“La ilahe illallah” sözünün, âhiret için saklanan ilâhî rahmetin yüzde doksan dokuzunun anahtarı olduğunu görüyorum. Küfür karanlıklarını ve şirk tortularını bertaraf etmede bu güzel kelimeden daha tesirli bir şey olmadığını biliyorum…

Kelime-i tevhîdin fazîleti karşısında şu dünyanın tamamı bile bir kıymet ifâde etmez! Keşke büyük bir okyanusa nisbetle bir damla hükmünde olabilseydi! (O kadar bile değildir.) Ancak bu kelime-i tayyibenin kıymet ve azameti, onu söyleyenin mânevî derecesi nisbetindedir. Söyleyenin derecesi ne kadar yüksek olursa bu kelimenin azameti de o kadar artmaktadır…

Bir insanın bir köşeye çekilip mânevî hazzına vararak bu mübârek zikirle meşgul olmayı arzu etmesine denk olabilecek başka bir temennî şu dünyada yoktur. Ancak ne yazık ki her temennîye kavuşmak müyesser olmuyor. Bâzen gaflet hâli buna mânî oluyor ve halka karışmak gerekiyor.”[1]

“LA İLEHE İLLALLAH” ZİKRİNDEN MAKSAT NEDİR?

Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri kelime-i tevhîdin mânâsını şöyle îzah eder:

“«La ilahe illallah» zikrinden maksat, âfâkî ve enfüsî, yani dıştaki ve içteki bâtıl ilâhları yok etmektir. Âfâkî ilâhlar, Lât ve Uzzâ gibi, kâfirlerin bâtıl ilâhlarıdır. Enfüsî ilâhlar ise, nefse âit arzulardır. Nitekim Cenâb-ı Hak; «Nefsini ilâh edinen kişiyi gördün mü?..» (el-Câsiye, 23) buyurur. Şerîatin insanları mükellef tuttuğu ve kalben tasdîk etmekten ibâret olan «îman» için, âfâkî ilâhların yok edilmesi kâfîdir. Enfüsî bâtıl ilâhların yok edilebilmesi için ise nefs-i emmârenin tezkiye edilmesi lâzımdır. Ehlullâh’ın yoluna girmenin gâyesi ve neticesi de budur. Hakîkî îmâna ulaşmak için, bu her iki türden bâtıl ilâhları yok etmek îcâb eder… Îmânın hakîkati, enfüsî ilâhları da bertaraf etmeye bağlıdır.”[2]

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri evlâtlarını ısrarla zikre teşvik ederdi. Nitekim, oğlu Muhammed Mâsûm Hazretleri’ne yazdığı bir mektubunda şöyle buyurur:

“Zaman, zikir zamanıdır. Bütün nefsânî arzularınızı «La» kelimesinin içine koyun ki onları kökünden yok edip geriye hiçbir arzu ve gâye bırakmayın… O’nun takdîrine râzı olun!

Kelime-i tevhîd zikri esnâsında «La ilahe: Sadece Allah vardır» sözüne geldiğiniz vakit, bütün bilinen ve hayâl edilenlerin ötesinde bulunan ve bizim için tam bir gayb olan Allâh’ın zâtından başka bir şey gönlünüze gelmesin! Evler, köşkler, çeşmeler, bahçeler, kitaplar ve diğer şeyler insanın zihnine kolayca geliverir. Bunlar sizin vaktinizi almasın!”[3]

HER DURUMDA ALLAH’I ZİKRET

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin dâimâ zikir hâlinde olmayı tavsiye ettiği ifâdelerinden bir kısmı da şöyledir:

“Bu tarîkati isteyen kişi, hak ehlinin görüşleri istikâmetinde îtikādını düzeltip fıkhî hükümleri öğrenerek bildiklerinin îcâb ettirdiği şekilde amel ettikten sonra, bütün vakitlerini Allâh’ın zikrine sarf etmelidir. Ancak bu zikrin kâmil ve mükemmil bir şeyhten alınması şarttır. Çünkü kendisi noksan olan, başkalarını kemâle erdiremez… Abdestli, abdestsiz, ayaktayken, otururken devamlı zikirle meşgul olmalıdır. Gelirken, giderken, yerken, yatarken aslâ zikri terk etmemelidir.”[4]

“Mâlûmdur ki, bu dünya çalışma yurdudur, boş durma ve dinlenme yeri değildir. Gayretinizi tamamıyla çalışmaya yönlendirmelisiniz. Boş durmayı ve eğlenmeyi bir kenara bırakınız! Dilinizi «La ilahe illallah» zikri ile öylesine meşgul ediniz ki, lisânınız zaruret olmadıkça bu kelime-i tayyibenin dışında bir şey söylemesin! Zikir, hem dil hem de kalp ile hafî yolla yapılmalıdır… Tembellik ve gevşeklik, düşmanların nasîbi olsun! Amel-i sâlihler işlemeli, çalışmalı, yine çalışmalı…”[5]

“Şunu iyi biliniz ki, sizin ve hattâ bütün insanların saâdet ve selâmeti, Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeye bağlıdır. İmkân nisbetinde bütün vakitleri Allah Teâlâ’nın zikri ile geçirmek îcâb eder. Bu hususta bir anlık gaflet bile doğru değildir.”[6]

Bir Cevap Yazın

Araç çubuğuna atla